Yazınsal Metinlerde İnsan

0
118

Destanların konusu kahramanlardı. Yaklaşık olarak tarih de benzeri kişileri, büyük adamları konu aldı. Krallar, eşleri, cenkçiler, büyük şairler, filozoflar vb. Modern edebiyatla birlikte sıradan insanların da yaşamları eserlerin konusu olmaya başladı. Büyük sayılan adamların kahramanlık, beceri ve başarıları konu alınırken, sıradan insanların nesi konu oluyor?

Bu konudaki örnekler incelendiğinde öncelikle sıradan insanların günlük yaşamda yüz yüze geldiği zorluklar karşısındaki tavrını ilk sırada sayabiliriz. Bir kahraman gibi mücadele etmek yerine kayıpla kazanç arasında tercih noktasına sıkışmış, hayata yabancılaşmış kişiler, büyük bir romanın, filmin ya da bir öykünün konusu haline gelebiliyor.  Dostoyevski’yle başlayan bu süreçte, Alber Camus, Kafka, James Joyce gibi yazarların yanı sıra bizdeki en iyi örneklerinden sayabileceğimiz Yusuf Atılgan’ın eserlerinde bunu görebiliriz. Günlük yaşam içinde sıra dışı sayılan davranışlardan tutun da beklenmedik tepkiler, süreç ve sonuca ulaşan durumlar, yeni anlatının konusu haline geldi. Bu anlatıların çoğunda yazar ya (Tanrısal bakış)  “O” anlatıcıyla eserin içinde yer alabildiği gibi,  anlatının içinde bir kahraman oldu ya da “ben” anlatıcıyla itiraf metinlerine de dönüştü.

Çağdaş metinler özellikle var oluşla ilgili yeni sorular ortaya attılar. Eski metinlerde görülen “efendi-kul” bağlamından sıyrılmaya çalışan insan, yaşam içindeki, yerini arayışında farklı sorular ve sorunlar ortaya koydu. Tanrı ve Kral karşısında kul olan birey özgürlük ve anlam arayışı içinde şimdi ne yapmalıydı. Aslında tarih boyunca insanın “Ne olduğu” kadar “Ne olabileceği” sorusu üzerinde durulmamış mıdır? İnsan kendi yeri, ne’liği ve kim olduğunu belirlemeye çalışırken giderek çoğalan ve derinleşen sorular içinde farklı çıkış yolları aradı. Doğal olarak farklı sorular için farklı sonuçlara da vardı.

Çağdaş anlatı içinde tek ve mutlak gerçek savları, yerini göreceli olan bıraktı. Öykü, şiir ve roman konu olan tip ve durumların sonucunda “… e göre”  sayılabilecek sonuçlara ulaştı. Bu nedenle önceleri herhangi bir ideolojik akım ya da kuramla birlikte anılan insan, bu durumda kendi adında bir bakış açısından söz ettirdi. Dostoyevski, Camus, Kafka ya da James Joyse’nin adlarının akımların dışında da aranması bu nedenledir. Bu arada yapılan değerlendirmelerin,  sanatsal olarak irdelemek yerine, ahlakçı ya da bir taraf olma kaygısı içinde yapıldığını da belirtmeliyim. Ancak tarih bu yargıları kendi toprağında saklar ve değerli olanı geriye bırakır.

Çağdaş yazında adı geçen bu ve benzeri yazarların başka bir başarısı ise anlatılarındaki konu ve tiplemelerin farklılığının yanı sıra anlatış biçimlerindeki farklılıktır. Önceleri giriş gelişme ve sonuç gibi sıralı giden metinler yerlerini zamanın ve mekânın sıralı kullanımını terk etmişler, boşluk bırakarak ya da atlayarak okuyucuyu yeni meraklara sürüklemişlerdir. Okuyucu burada sadece alımlayan olmaktan çıkıp yazarla birlikte okuduğunu kendi de yazmaya başlamıştır.

Çağdaş yazının sıradan insanın yaşamlarını konu alabildiğini söylemiştik. Bugünlerde TV yayımlanan çeşitli dizilerde de günlük olayları ve yaşamları konu alan diziler yayımlanıyor. Ancak bu anlatılanlardan farklı olarak herhangi bir varoluşsal soruna dayanmayan ve bir önerme içermeyen bir sürü olaylar dizini izliyoruz. Eski metinlerin sürükleyiciliği, öyküselliği ve masalsılık her ne kadar örnek alınıyorsa da yeni bir şey içermediği için kalıcı da olmayacaklardır.

Bir şeyin genelde sanata ve özelde edebiyata veya bir dalına konu olabilmesi anlam ya da varoluşla ilgili bir tavrı olmasından kaynaklanır. Bu tavrın mutlaka onaylanması gerekmez. Beklenen bir sonuç da olmayabilir. Ancak sıradan ya da sıra dışı insanları konu ediyor diye bir metin doğal bir değeri kendinde taşımayacaktır.

zehra çam