“YANLIŞ ANKA DESTANI” ABDÜLKADİR BUDAK

0
122

Yaşamınızı yazmanız istenseydi onu ne olarak yazardınız. Emeklilik anıları mı? Gizli gizli tuttuğunuz bir günlük olarak mı? Bir Öykü mü? Yoksa “anlatsam roman olur” deyip bir romana mı koyulurdunuz. Peki, bir şiirle yaşamınızı anlatmak ister miydiniz? Roman gibi yaşamınızı kısa bir şiire sığmazdı sanırım. Abdülkadir Budak’ da bu yüzden olsa gerek ırmak şiiri seçerek adına da “Yanlış Anka Destanı” demiş
Destan çoğumuz için edebiyat kitaplarının sayfalarında kalan “Alper Tunga öldümi” dizesiyle görünen silik bir anıdır, kimimize göre de ninelerimizin dizinde duyduğumuz kahramanlık öyküsüdür.
Çocukluğumda, bugün TV’dA sır perdesi, esrar çözülüyor ve de her kanalda seyreden “kadının adı yok” programlarına konu olan töre cinayetleri, mahalli kavgalar, kaza ya da genç ölümle sonuçlanan çeşitli olayların ardından ağıtlar yakılırdı. Bu tür ağıtlar ve ya da olaylar aşık geleneğine uygun olarak, dörtlükler halinde yazılıp bir kişi tarafından türkü formunda söylenirdi. A4 kağıdı büyüklüğünde bir kağıda basılıp, genellikle Fötr şapkalı bir adam boynuna astığı bir teyple, yakılan bu türküyü bazen kendi söyler bazen teybi çalarak sokak aralarında dolaşarak ucuz fiyatla satardı. Mahallenin çocukları da evlerinin iyice ırağına gidinceye kadar, itiş kakış bu amcaya eşlik ederdi.
Benim ilk hatırladığım olay, 1965 yılında Eskişehir Karapınar Mahallesi, Terziler sokakta oturduğumuz zamana rastlar. O günlerde Türkan adlı bir genç kız bir delikanlıyı sever. Ancak aile bu evliliğe karşıdır. Kız sevdiğine kaçar, ağabeyleri de “namusları iki paralık olduğu” için delikanlıyı da kız kardeşlerini de balta ile öldürürüler. Yani Türkan kesilir. Genellik bu destanlar 20-30 kıtadan oluşurdu. Tıpkı ağıtlarda olduğu gibi, onun nasıl biri olduğu, neyi sevip sevmediği, ne giydiği dile gelirdi. Böylece sonlanan bir ömre, gözyaşlarıyla tanıklığın yolları açılırdı.
Abdülkadir Budak ‘ın Era Yayıncılık tarafından 1994 te yayımlanan“Yanlış Anka Destanı” adlı kitabında şiir serüveninin ve bu serüven içinde, seyreden şairin destanı olarak karşımıza çıkıyor. Era yayıncılıktan 1995 te yayımlanmış. Yapıta. “Diyelim adı şiirdi bu solgun macerada / ten yerine ruha batan hançerin / ah yanlış masallara bağımlı çocuklar ah/ bir yanlış masal da benden dinleyin” (s.5) sözleriyle başlayarak şiirin ve şairin ortak destanını dile getiriyor. Şiire yeni bir tanım getirirken, “Ürkekliği kimliğine ekleyen/ bir ceylan ikizidir yazdığı şiir” (s.7) diyerek daha ilk başta “amman avcı vurma beni” diyen ceylan misali avcısından medet umuyor. Şair bildiğimiz tüm kitaplarında, hangi konuya dem vurursa vursun “gül”e tutunan bir aşk şairidir. Şirinin özü olan her sözü, gülle donatır. Gül açar, donar, kanar, küser ama hep gül vardır bin bir haliyle. Kendi öyküsüne de “uzun bir öyküdür, anlatanı bulunmalı/bir dizeyle özetlenir: Koklanmayan gül üşür/ama açmalı onu, birazcık kanatmalı ..” der.(s.9) Üstelik “Gülün ölüm yüzyılında doğan bir adam” (s.46)olarak “bu dünyada bütün aşkların çürük” (s.10) olduğunu bile bile.

Yanlış Anka Destanı Kırk şiirden oluşan bir ırmak şiir. Geleneğe de yaslanan şair sanki kendisine “kırk satır mı kırk katır mı” sorusunu soran krala cevabı gibi. Şiirde, şiire ilk yoldaşının kimya öğretmeni olduğunu okuyoruz. Diğer şairleri nasıl tanıdığını, Cemal Süreya, Charles Boudlaire’i neden sevdiğini öğreniyoruz. Daha sonraki dizelerinde ise şiire nelerin konu edilebileceğini yazıyor ve şiire farklı tanımlar getiriyor. “Şiir: güzel uykusuzluk /Kuşa gökyüzü demek, çatlayan dudağa su/kırık nota aferin, dersi asmayı öneri/şiir: güzün kopardığı yaprağı/bir dala usulca eklemeyi öğretti.”(s.16)
Bir şair şiir yazdıktan sonra diğer sanatlarda olduğu gibi; yapıt, kendi yolculuğuna çıkar ve bazı eserler ustalarının ününü aşar. Budak da “yaşadıklarını aştı yazdığı” (s.19)diyerek özetliyor kendi durumunu. Sonraki dizelerde korkularına da değiniyor. “Merhabasız adamlardan korktu, bir/kafasında kafesler taşıyanlardan, iki” (s.21) diyor. İnanın bende korkuyorum. Yoksa “pervam yok hiçbir elem” ve durumdan.
“Bir yürek yangınıyla acıları kınasın/ göğsüne bastırsın üşüyen sevdaları/ışığı önersin, incelikleri”(s.30) sözleriyle aşka önermelerde bulunan şair, “şuna benzer sorular sıralasın şiirler” (s.31)diyerek yaşamın derinliklerinde kalan soruları açığa çıkarıyor. “Kendi ormanında geyik / niye yitirmiş yolunu / niye uzak bahçelerde / kalmış çiçek kokuları / niye onca çoğaltmışlar / suretini sapanların/ niye kuşlar yok çatıda” ,”özgün bir uyarıda bulunsun şiir yakışır mı insana/ kuyuda Yusuf daha” (s.31)diyerek Yusuf’a gönderme yapıyor. En çok gurbetçiler, şairler ve de âşıkları Yusuf’a benzetirim. Payı kalmasın diye babasının malından ve sevgisinden diye kuyuya atarlarda, sonra onun kapısından nasiplenirler. Şairler ve aşıklar da dipsiz bir kuyunun içindedirler, ama dünyanın çivisinin nerden çıktığına da işaret edip, acının imbiğinden geçerek ışıklarını yayarlar sözleriyle.
Kitapları “kitaplar: düşleri dinlenme yeri/ bir umudun özlemin uğrağı/ kitap kurak yalnızlığa/bir yağmur sağanağa.” (s.32) diye tanımlıyor. Sizce nelerin şiirini yazmalı bir şair, yada neleri yazıyor dersiniz. Rüzgârla barışık atın yelesini, üşüyen sevgi-li-leri, üzerine kar düşmüş gonca gülü, yastığı paylaşılan kadını, serçeleri sapanla öldüren çocukları, maskeli yüzleri, ölüm ilanlarını. Kısaca, acının tatlının, yaşamı zehreden, mutluluk veren, bunu önemseyen ve de önemsemeyen… Yaşamın aynasına düşen her şeyin şiirini aşk’la gülle, gülün hallerine döndürerek yazıyor.
Öyküsü uzun olan bir şairi; Anka kuşuna benzetse de ozanımız, Kaf dağının nerede olduğunu çocuklara, yitik soluk cevaplardan sonra, bir de okura sorarak bitiriyor sözlerini. “Bütün kırık dalları bilen bir Anka kuşu/hangi uçurumlardan hangi dağlara vardı/ey örtüyü kaldırıp okumayı bilen okur/Anka mı yanlıştı yoksa masal mı?”.(s.47)
Ya size göre Anka mı yanlış, Masal mı?
Karar sizin..

1 Mayıs 2005 Pazar Anadolu gazEtesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here