TARAF OLMANIN DARLIĞI

0
92

Çoğu kez anma gecelerinde ve geçmiş tarihsel miras değerlendirilirken tarihe mal olmuş önemli kişilerin siyası bir grup tarafından sahiplenilip onu anmanın bir siyasi şölene dönmesinden rahatsız olurum.

Uğur Mumcu’yu bir taraf, Necip Fazıl’ı bir taraf, Edip Cansever’i bir taraf anar. Sanatçı, yaşamında düşüncelerinin örtüştüğü bir tarafta elbetteki yer alabilir. Ancak sanatçının, tüm bunlara rağmen insana dair çabası vardır. Siyasetle uğraşan kişi bir partiye üye olabilir. Bu sadece sorunların çözümüne geliştirilecek çözüm modeli ve kültürel ya da başka bir bağlamda gelişen bir bağa yönelişten kaynaklanabilir. Ancak İktidar işbaşındayken, kendine oy verene de vermeyene de iş götürür.

Zaman zaman da apolitize edilmiş tutumların da başını kuma gömen devekuşu gibi gerçekleri görmezden gelmesi de anlaşılır şey değildir. Özellikle sanatçının bir yana ait olması kadar bir yana ait olmamasını öne süren görüşlerin de makullükten uzak, kavram karmaşası içinde olduğunu görüyoruz. “Efendim bunu sanatına yansıtmadığı sürece öyle ya da böyle düşünmesinin önemi yok” Bir dönem slogancı sanat, genel geçerlilik kazanıp sanatın estetiğinden çok şey alıp götürmüştür. Ancak bir sanatçının sanki hiç öyle düşünmüyormuşçasına eserini ortaya çıkarması beklenemez. İnsanın taraf olduğu yan: insan, yaşam ve ideal için duyarlı olduğu yandır. Şefik Bigalı’nın Resim Sanatı adlı eseri okunduğunda,Allah’a inadığını; Albert Camus’u okurken varoluşçu olduğunu sezinleriz. Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Uğur Mumcu ve Aka Gündüz’ü de okumak böyledir. Şimdi onlara sanatlarını, taraf olmaktan beri tutamamışlar mı diyeceğiz. Sosyete ve entelektüel  çevre bir ara lahmacunları çekmecesinde yerdi. Sonra kendini Kumkapı’ya attı. Ama okumak konusunda hala Hilmi Yavuz okuyanlar, Uğur Mumcu’yu, Uğur Mumcu okuyanlar Hilmi Yavuz okuyabilmenin geçerliliği üzerinde düşünüp, didiniyor.

Sanatçı her şeyden önce “vicdan”,“yürek”  ve “duyu” yla hareket eder. Bunları da aklıyla yoğurur ve sunar. Vicdan ve yürekte sadece arzular hevesler değil, yaşama dair yargılar ve kişiye özel ölçüler de yer alabilir. Yürek bazen sevgi peşinden gider, bazen adaleti arar. Her iki durumda da “İnsana ne olduğu” konusunda ki çözümlemenin yanı sıra, “insanın ne olması gerektiği” ve “insana ne olabileceği” konusunda önermeler getirilir. Bu türden önerme ve görüş içermeyen yapıtlar değerli ve kalıcı olamazlar.

Bir sanat yapıtının sadece didaktik öğelerden olması gerekmez elbette ki . Ancak Pastoral bir şiirde bile doğanın güzellikleri dile gelirken işlevleri üzerinde de durulabilir. “Kelebekler uçuyor, çiçekler açıyor” tarzındaki şiirlerde bile bu türden bir işlevselliğin estetikle yoğrulması söz konusudur. Öyle olmasaydı, Âşık Veysel’in görmeyen gözleriyle duyumsadığı şiirlerini türkü olarak dinleyebilir miydik? Ya da Kemalettin Kamu’nun Bingöl Çobanları şiirini sevebilir miydik? Behçet Necatigil, Necati Cumalı vb. şairlerimiz Anadolu’yu ve yaşamını konu edinen şiirler yazmış, ancak bunu sığ parti siyasetlerinden uzak tutabilmiştir. Şimdi onların sınıfsal ya da taraf olmakla ilgili kaygıları yoktu diyebilir; yazdıklarını görmezlikten gelebilir miyiz?

Taraf olmaksızın da insan vicdanı, hükümler verip, sağduyulu davranabilir. Aksi halde Hümanizmayı bir tarafın malı olarak görürüz. Bu da bizde sanat ya da hayatın başka alanlarında bağnazlık oluşturur. Tıpkı cennetimize, bize benzemeyenleri almamak gibi.

Özetle sanatçı bir taraf gibi düşünebilir, ancak yalnızca taraf olduğu için, bulunduğu tarafın bayrağını yükseltmek adına, tartmadan bir şey üretiyorsa ve bunu da estetik değerlerden uzak slogancı bir dil ve karşı tarafı küçültücü ve küfredici tarzda yapıyorsa sorundur.  Değilse ister beğenelim ister beğenmeyelim, Nazım Hikmet’te, Necip Fazıl’da, Necati Cumalı’da, tarihteki yerini alacaktır.

Suya sabuna dokunmak istemeyenler, kendileri bilirler ama kaydıraktan ip atlanacağını sanmasınlar. Tarih onların adını bir yere yazmamıştır…

 

 

17 Ağustos 2005 Çarşamba Anadolu gazetesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here