Sivil Toplum Kuruluşları Yerlerini Nasıl Belirliyorlar

0
89

Bir süredir sivil toplum konusunda kentimizde EGEV tarafından bir dizi etkinlik yürütülüyor. Geçen hafta içinde Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim elemanlarından Gülgün Erdoğan Tosun “Avrupa’da Sivil Toplum ve Demokrasi” konusunda bilgi verdi.

Bir şeyin gelişim süreci hem sancılı hem de kuşkulu bir süreçtir. Üstelik çıkar çatışmalarınız ya da ilkelerinizde farklılıklarınız varsa, aynı yöne yönelseniz bile tartışmalar kaçınılmazdır. Avrupa Birliği sürecinde Türkiye ve Türkiye’deki bazı gelişmelerde  bunların yansımasını görmekteyiz. Avrupa Birliği STK lar için çoğu kez fon kullanım kaynağı olarak görülmekteyse de aslında bir yapılanma biçimidir. Ayrıca Avrupa dediğimiz zaman  Kıta Avrupa’sının bütünlüğünden söz edebilirsek de idari bütünlüğü, varmak istenilen hedef şeklinde henüz bir bütünlük taşımamaktadır. Bu nedenle bu yapıyı homojen bir topluluk olarak göremeyiz. Özellikle Sivil Toplum konusunda da durum budur.  Hocamız; “Doğu Avrupa’daki gelişimi ayrı tutarsak iki tip modelden söz edilebiliriz” dedi. Bunlardan birsi İngiltere yada Anglo Sakson modeli ki Amerika’da daha çok uygulama alanı bulmuş, diğerinin de Fransa örneği olduğunu belirtti.

Sivil Toplum konusunda başka bir nokta ise Sivil toplumun kendisini nerede konumlandıracağıdır. Toplum olarak  her şeyi siyah- beyaz ayrımına uygun düşünme alışkanlığımız olduğu için, STK ların kendilerini devletin yanında ya da karşısında olmak arasında sıkışıp kaldığı görülüyor. Oysaki dernek yada vakıf gibi kurumlar işlevsel bir amaç için bir araya gelerek, mevcut olan bir ihtiyaç  hakkında kolektif bir bilincin yaratılması ve çareler üretmeye  yönelik gönüllü kuruluşlardır. Bu nedenle işlevsel yönlerinin politik duruşlarından önce gelmesi beklenir. Çünkü “Sivil Toplum” kavramı çağımızda bir ideolojinin yerine konulan bir durum olmadığı gibi bir kurtuluş hayali de değildir. Sadece yönetimin niteliğini değiştiren ve dönüştüren bir durumdur. Aktöreleri de değişkendir.

Toplantıda; sivil toplumların kendilerini nasıl konumlandıracağı ya da devletle ilişkilerini nasıl belirleyebilecekleri konusunda dört noktaya dikkat çekildi. Özellikle Gordon White’ın bu konudaki saptaması dile getirildi.

“İlki; “devlet toplum arasında güçler dengesini toplumun lehine değiştirmek üzere bir muhalefet görevi, ikincisi, güçlü bir sivil toplum yaratarak devlet-toplum ilişkisinde devleti disipline etme görevi, Üçüncüsü, devlet ile toplum arasında ya da  yurttaşlar ile siyasal sistem arasındaki ilişkiyi kayıt altına sokan, bir aracı veya ileticilik görevi,dördüncüsü toplumun demokratik çizgilerle şekillenebilmesi için siyasal oyunun kurallarını yeniden tanımlayarak, kurucu olma görevini üstlenmesidir.” Özellikle son noktada TUSEV ve TUSİAD’ın yaptıklarının bu duruma örnek olduğu üzerinde duruldu.

Sivil Toplum kuruluşlarımızın düştüğü hatalardan biri de ölene kadar değişmeyen başkanlarını gösterebiliriz. Siyasi geleneğine de  (partilerde olduğu gibi) benzerlik taşıyan bu durum maalesef yaratıcı fikirlerin ve gönüllü katılımların önünü tıkamaktadır. Pek çok dernekte bilindiği gibi bütün işler başkan ve birkaç kişinin üzerindendir. Proje bazlı değil spontane gelişimlerle ve işbölümü yapılmaksızın çalışılır.

Fon meselesinin de doğru anlaşılması gerekmekte. Zira zaten ülkelerden giden paralar bir havuzda toplanarak dağıtılıyor. Eğer ki bir ülkenin STK ları proje üretip bu fonları kullanmazsa, o ülkenin yatırdığı paralar geri gelmiyor. Bunu ekonomik bir yardımlaşma modeli olarak görmekte yarar var. Her ülke o havuza kaynak aktardığına göre aslında herkes üç aşağı beş yukarı kendi ülkesinin kaynağını kullanıyor.

Bütün bunların ışığında şunları söyleyebiliriz ki STK dediğimiz kurumların eşiğinde bulunduğu nokta, sandığımızdan daha kapsamlı bir bilgi birikimi, iş birliği ve olanağı taşımaktadır. Aktivistler ise rollerini gönüllerine ve işlevlerine göre belirleyebilirler. Bu olanağı kullanmak ya da kullanmamak tutumuza ve yargılarımıza bağlı…