Nazım Hikmet ve Sanatçının Vicdanı

0
97

“Dağ doruğu deler gider bulutu,

Dağ dibinde ak evler kutu kutu,

Evdekiler!Yok mu koklamak isteyen

Dağ doruğundan getirdiğim otu”.

Nazım Hikmet

 

Şairler her dem kendi gurbetlerinde yaşarlar. Bu nedenle insana ve insanlık için güzel olabilecek her şeyi özlemle beklerler. İnsan için olması gereken gibi bir yaşam düşlerler. Ütopik dünyalarında, kötülüğe, adaletsizliğe, ve hatta ölüme karşı koyuş vardır.Bu düşler gerçek olursa, dünyanız,  yalnızca yaşanacak bir yer değil vazgeçilemeyecek bir yer haline gelebilir. Ne yazık ki tarihin hiçbir döneminde tüm insanları mutlu edecek pembe bir şemsiye bulanamamıştır. Bunu gören şair başlar itiraz etmeye, hırçınlaşmaya… Aklın, yüreğin dili söz olur. Uzaklara gitmeden çağının, yurdunun yöresinin sorunlarına eğilir.

Şair yabancılaştığı durum içinde “ kendi gurbeti”ndeyken etrafından gözünü yine de alamaz. Her ne kadar yaşadığı coğrafya sevgilerini, umutlarını, çarelerini, çaresizlikleri dile getirebilmek için esin kaynağı oluyorsa da esas olarak ilgilendiği şey, “İnsana ne oluyor ve ne olmalıdır” sorusunun peşindedir. Bu nedenle Asya’daki bir şairle Afrika’daki şair benzeri sorunlar karşısında benzeri umut ve itirazlar taşır. Bu nedenle şairleri özellikle ölümlerinden sonra anarken bıraktıkları mirası iyi anlamak ve anlamlandırmak zorundayız. Pek çok şair için Vatan şairi, aşk şairi vb yakıştırmalarda bulunuruz. Şairin buradaki duyarlılığı insani olan “vicdani itirazı” dır. Ancak yaşanılan somut olaylardan yola çıkıldığı ya da yaşanan olayları  dile getirdiği için biz onlarla kendimiz aynı saflarda görmek isteriz. Oysaki  sanatçıların içinde yaşadıkları dönem içinde “insana yapılan yanlışlık”lara karşı çıkışı, ideolojik ögeler içeriyorsa da vicdanidir. Bu nedenle Nazım Hikmet, Mehmet Akif, Octavio Paz ya da Paul Eluard’da benzeri yakınlıkları görmek mümkündür.

Sanatçıların bu duruşları diğer insanlar için esinleyici ve teşvik edici bir özellik taşıdığında kitlelerce benimsenir. Ancak sanatçının bu kitlelerce benimsenmesi zaman zaman esin kaynağı ya da özendirici bir model olmaktan çıkıp  sanatçıyı mülkiyetine almaya dönüşür. Hele ki sanatçının yaşadığı çağda dile getirdiği söylemler bugünkü ideolojiyi destekliyorsa, şair esinleyicilikten “silah arkadaşına” dönüşür.

Bugün pek çok ölmüş şair, yada sanatçı ölümlerinden sonra yüz yılarca anılmakta. Ancak bir ölünün hiç birşeye itirazı olamadığından bu da insanların iradesinde olan bir şey.Nazım Hikmet ya da Yunus Emre, Mehmet Akif fark etmiyor. Bir tarafın sahiplenmesiyle bir dava bayrağı haline getirilmeye çalışılıyor. Oysa sanatçı ürününü verdikten sonra  herkesin sözcüsü haline gelir. Hele ki vicdanına dayalı olarak itiraz ettiği şeyleri söylediğinde. Nazım Hikmet’in “Kuvayi Milliye” şiirinde emperyalizme karşı çıkışıyla, Mehmet Akif’in “Çanakkale” şiirinde ya da “İstiklal Marşı”nda medeniyeti  “tek dişi kalmış canavar”  olarak nitelemesi  arasında fark yoktur. Ancak biz yaşayanlar sevdiklerimize “Bizim Oğlan” muamelesi yapmayı çoook seviyoruz. Keşke bu sahiplenmenin özünde onlara yaşattığımız sürgünlüğü telafi edebilse.

Bu nedenle özellikle vicdani itirazı yüksek şairlerin insanlara yönelik naif bir özlemleri vardır. O kükreyen ses birden bire rica dolu bir isteme dönüşüverir. Kendi sürgünlüklerine eklenen yalnızlık içinde sözlerini örerek ricada bulunurlar sanki. Hikmet  yukarıda alıntısını yaptığım dörtlükte bu nedenle Evdekiler! Yok mu Koklama isteyen dağ doruğundan getirdiğim otu” der. Ya da “Karlı Kayın Ormanı” şiirinde olduğu gibi “Ben ordan geçerken biri amca dese gir içeri” diyecek “sarı sıcak bir pencere” düşler.

Bugün 3 Haziran. Nazımın ölümünün 44. yıldönümü. Kentimizde pek çok kurumda anma etkinlikleri düzenleniyor. Bugün saat 18. de EGEV’de de “Nazım Olunmalı” başlığında herkesin katılımına açık bir etkinlik olacak.

Kim bilir siz de Nazım’ı sarı sıcak bir pencereden kabul ederek getirdiği otu kabul eden biri olabilirsiniz.!

Zehra Çam

3 Haziran 2007 Pazar Anadolu gazetesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here