KLASİK MÜZİK SEVGİM

0
99

Çocukluğumda radyoda  “Arkası Yarın”  dinlemeyi çok severdim. Özellikle efektler ve tanıtım müzikleri de çok hoşuma giderdi. Enstrümantal müzik sevgim belki de oradan geliyor. Bilemiyorum. Sonra yaşamımıza yavaş yavaş ortaokul yıllarında siyah-beyaz TV girdi. Yalnızca hafta sonları halamın ya da amcamın evine gittiğimde TV izleyebilirdik. Bir de sokağımızdaki kahve Çarşamba akşamları kadınlar günüydü. O zamanlarda James Last orkestrası vardı. Özellikle onun konserlerini kaçırmamaya özen gösterirdim. Sonra herkesin evinde TV oldu. Lise yıllarımda ise müzik dersimizde klasik müziği tanıyabilmemiz için derslerde plak dinlerdik. Müzik derslerimiz piyano eşliğinde verilir, solfejleri sırayla seslendirirdik. Koro ya da solo çalışmalarımızda sesimizin detone olmadan, piyanodan gelen sese göre hızımız veya sesimizi kontrol ederek şarkı söylemeyi  ve ritim tutmayı öğrenirdik.(Şimdi kaç okulda piyano var ?) Bu arada öğretmenlerim Neşe ve Birkan Holat’ı sevgi ve saygıyla anmak isterim.   Haydın’ın oyuncaklar senfonisi, Vivaldi’nin dört mevsimi, Bethoven’in 9. senfonisi, Motzart’ın Türk marşı gibi bilinen popüler şarkıları dinlemek keyif verirdi. Sonraki yıllarda TV’ da  Hikmet Şimşek’in sunduğu  “Pazar Konserleri”nin sıkı bir takipçisi olmuştum.

Buna rağmen klasik müziği orkestradan canlı olarak izlememiştim. Yurt dışından gelen arkadaşlarımla birlikteyken oralardaki konserleri ve konser salonlarını konuşurduk.  Bir arkadaşım,  Scala (İtalya) konser salonunun resimlerini göstererek, burada çeşitli yerlerden müziğin daha farklı işitilebildiğinden bahsetti. Özellikle konser dinlerken sesin geldiği yönün önemine değindi. Mümkün olsaydı bir koşu oraya gidip geliverecektim(!)

Bir gün doktorum kanser şüphesiyle bazı tetkikler yaptı. Ben sonucu beklemeden kanserim sandım. Ölmeden önce yapmak istediğim şeyleri gözden geçirdim.  Bunlar arasında klasik müzik konseri ve opera izlemek yer alıyordu. Kısaca canlı bir konser görmeden ölürsem gözlerimin açık gideceğini düşünüyordum. Bunun için en yakın merkez Ankara’ydı. Bir gün Ankara’ya gittiğimde CSO gidip, konser olup olmadığını sordum. Ancak sezon kapanmıştı. Sezon açıldığında Eskişehir’den telefonla bilet ayırtabilir miyim? diye sordum. Tabii ki, dediler. Ben de o zaman salonun oturma planını istedim. Bu duruma şaşıran memur, neden bunu istediğimi sordu.”Sesi daha güzel duyumsamak için” dedimse de inandıramamış olmalıyım ki ne iş yaptığımı, kartım olup olmadığını sordu.  Kartımı verdim. Sonra içeriye gitti, biraz sonra geldiğinde böyle bir uygulamamız yok, bunu veremeyiz dedi. Ben ısrarlı davranınca kimliğimin fotokopisi vererek, oturma planından bir örnek aldım.  CSO Müdürlüğünden ayrılıp doğru Opera binasına gittim, neyse ki orada benden bu kadar şüphelenmemiş olmalılar ki planı almakta zorlanmadım.

Tahlil sonuçları sevindirici çıkınca çeşitle nedenlerle konser hevesim ertelendi. Ta ki Eskişehir Festivali’nin üçüncü yılına kadar. İlk defa Atatürk Kültür Ve Sanat Merkezi’nde Bilkent Senfoni Orkestrası’nın seslendirdiği Peter İlyiç Çaykovski’nin Keman konçertosunu dinledim. Orkestrayı Tadeusz Strugala yönetti ve solist olarak kemanda Misha Keylin yer alıyordu. O günkü sevincimi zor anlatabilirim.  Sonraki yıllarda festivalde yer alan konserleri kaçırmamaya özen gösterdim. Şimdi ise senfoni orkestramızın konserleri, haftalık programım arasında önemli bir yer alıyor. Üstelik bilet alırken, bilet satış görevlisi sevgili Bedri Çalışkan koltuk yerlerini bilgisayardan gösteriyor. Böylece kimlik vermeden(!) kolaylıkla istenilen yer işaret edilerek, bilet alınabiliyor.

Üzgünüm ki, hala Eskişehir’de, festivalin, senfoni orkestrasının gereği üzerinde konuşuluyor. Halktan birilerinin gidip gitmediği sorgulanıyor. İstihdam yaratıp yaratmadığı tartışılıyor. Ayağımıza gelmiş kısmetin kadrini bilemiyoruz, anlayamıyoruz.

Yazık oluyor.

11 Aralık 2005 Pazar Anadolu gazetesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here