“GİZEMLİ ANNE” EROL BÜYÜKMERİÇ

0
213

Can Yücel “ Hayatta ben en çok babamı sevdim” der. Abdülkadir Budak da “Hayatta ben en çok annemi sevdim” diyerek farklı bir cevap oluşturur. Aile, birey için, doğumundan ölümüne kadar olmuş ve olabilecek en sağlıklı kurum. Ancak yaşam mutluluğa çelme tekmeye öylesine kararlıdır ki, hançerlerini durmaksızın savurur da savurur. Annenin babanın ya da her ikisinin birden yokluğu, çocuk için karabasanların en büyüğü olsa gerek. Kolunuz, kanadınız, sığınağınız ve kayanız yok olmuştur. Sezai Karakoç Anneler ve Çocuklar adlı şiirinde bunu şöyle dile getirir. “Anne öldü mü çocuk/ bahçenin en yalnız köşesinde/Elinde siyah bir çubuk/Ağzında bir küçük leke/Çocuk öldü mü güneş/Simsiyah görünür gözüne/Elinde bir ip nereye/Bilmez bağlayacağını anne. Kaçar herkesten/durmaz bir yerde/Anne ölünce çocuk/ Çocuk ölünce anne.”
Bazı durumlarda ise annenin ya da babanın ihmali sonucunda çocuklar ortada kalır. Özellikle evlilik dışı istenmeyen hamilelikler sonucu meydana gelen çocuklar camii, karakol önlerine bırakılan çocuklar filmlere, romanlara konu olmuştur. Dünyamızda, çocuklar için bile baş edebileceğimizden fazla sorun var. Cinsel istismar, aile içi şiddet, çetelerin çoğalması, asker çocuklar, çocuk işçiler, açlıktan ölen çocuklar hemen aklıma gelen fotoğraflar.
Erol Büyükmeriç, Kaynak Yayınları, çocuk kitapları dizinden çıkan, “Gizemli Anne” öyküsünde, anne babasının kim olduğunu bilmeyen, terkedilmiş ve Jandarmanın bulduğu bir çocuk olan Deniz’in anne düşlerini anlatıyor. Olaylar, özellikle terkedilmiş ve kimsesiz çocuklar için bir çare kurumu olarak düşünülen “Kimsesiz Çocuklar Yuvası”nda geçiyor. Öyküde Deniz’in anne özlemini, hayal gücüyle besleyerek, içinde bulunduğu ortam içinde sevgi arayışıyla nasıl çözüm bulduğuna tanıklık ediyoruz.
Kimsesiz çocuklar yurdu, çıkış noktasında bir soruna çözüm üretmek üzere yola çıkmasına rağmen, zaman zaman ülkemizde bir sorun yumağına dönmüştür. Pek çok kurumun çöktüğü günlerimizde, Deniz’in öyküsü bu kuruma dışardan bakabilmeyi olanaklı kılmış. Deniz anneyi hiç görmemiştir. Anne denen varlık kimdir, ya da kime benzer sık sık bunu düşünür. Birgün,“Okuduğu kitapta anne resmini inceler. Parmağı zikzaklar çizerek kadının saçlarında, gözlerinde, burnunda ve ellerinde gezinir. Sonra yavaşça sırtüstü döner. Kitabı göğsüne koyarak kollarını iki yana açar. Dalıp gider bir süre. Eevet! Sevecen bir varlık bu anne” diye düşünür. “anne”nin tanıdıklarından kime benzediğini sorgulamaya başlar. Yurtta bulunan Gülefer anneye mi? Neşe öğretmene mi? Bundan emin olamaz ve kendisi resimler çizer. Kestane rengi saçları, uzun boylu ama elleri boyuna göre oransız küçükçe tombul eller. (s.8) Ancak gözler yok. Oysa kurduğu pek çok hayalde annenin gözlerini ela renkli olarak düşünür. Fakat resme gelince gözleri olamayan kadınlar çizer. Görmediğiniz birini nasıl resmederdiniz. Bu şaşkınlık verici bir şey olmalı. Deniz de öylesine şaşkındır. Birinin hayali akla ya da yüreğe düştüğünde onu belirginleştiren gözleridir. Gözler adeta kimliğimiz, bakışımızsa içsel dilimizdir. Uzak ya da yakın fark etmez, ses verirler, özlenenlere. Deniz şaşkındır, “anne” kime benzer. Zaman zaman hepimiz belki de bu şaşkınlığı yaşarız. Şair Haydar Ergülen, annesini bildiği hal-de, annesine hayretle bakar ve Anne şiirinde şöyle der : “Sahi senden mi doğdum anne/yollar nehirler kuşluk vakitleri dururken/bir insandan mı doğar bir çocuk/anne senin yüreğin taş olsa dayanır mı/kuş olsa çiçek olsa gündüz olsa/kırılmaz mı acıdan bir sap menekşenin boynu/ bu kez dağlar doğursun beni anne/ sen de ılık yağmur ol/ durmadan yağ kanayan yerlerime.” Sahiden annemizden mi doğduk. Bu şaşkınlığı bazen ben de yaşarım. Anılarımı ve sevgimin kuvvetini bilmesem annemi “kom-şu teyze” sanırım.
Anne çocuk ilişkisi her zaman bir mucizedir. Varlığı kadar yokluğu da şaşkınlık yaratır. Bu ka-dın/erkek içinde durum farklı değildir. Bazı çocuklar iyi anne babaya sahip olmuyor. Bazen de iyi anne baba olabilecek bireyler çocuk sahibi olamıyor. Ülkemizde de koruyucu aile, evlat edinme gibi düzenlemeler varsa da onların işleyişinde de pek çok sancı var. Koray Feyiz Bir Mektupta iki Yalnızlık şiirinde “bir çocuğun saçlarını/kurutabilir misin/diye sorsam sana/yanıtın ne olabilir/düşün ki çocuk kızın/olsa senin/ki sen/annesi/ olsan onun/koruyucusu olsan/sahip çıkanı /yarınlara / hazırlayanı /düşün ki/saçlarını kurutmak/bir çocuğun/her zaman / kolay olamayabilir/nasıl ki/ zorsa kumaşını/ biçmek bir sözün/ nasıl ki yasaksa soyadı/ tutmuyor diye/ görüşmek/ bir başka çocukla/ işte öyle zor / ve yasak/ yarına/ hazırlamak/ bir çocuğu” diyerek durumu özetliyor. Koruma yurtları ve düzenlemeler hala ülkemizde bu açıdan da bir yara olarak varlığını sürdürüyor. Umarız yeni düzenlemeler bu kurumların işleyişini kolaylaştırıp zenginleştirebilsin.
Erol Büyükmeriç elli üç sayfa süren anlatısında yalın ve akıcı bir dil kullanıyor. Çok önemli bir soruna değinmesine rağmen, duygu sömürüsü yapmadan fantastik bir örgü içersinde kurgu içinde kurgu yaparak Deniz’in düşlerine giriyor. Diyaloglarında empatik iletişime önem veriyor. Çocuk edebiyatında üzücüdür ki pek çok yazarımız, tembih ile tehdit arasında kalan didaktik anlatımı tercih ediyor. Böylece çocuklar bir kitap okurken de “öğretmen”le baş başa kalabiliyor. Oysaki sanat anlatacaklarını gerçeklik yaratarak oluşturmalıdır. Ya değilse kişinin muhakeme, teşhis etme ve hayal gücünün genişlemesine katkısı olmaz. “Gizemli anne” de Deniz’in anne ile ilgili sorgusu ve hayali, kurgu içindeki kurguyla, içinde bulunduğu ortamda mutluluğu ve nasıl çıkar yol bulduğunu anlatıyor.

25 Nisan 2005 Pazartesi Anaolu Gazetesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here