Ana Sayfa YAZILARIM EBRULİ YAŞAM

EBRULİ YAŞAM

0
98

 

Bir zamanlar yüzölçümü az, iki dağ arasında yeşil vadileri olan köylerimizde yaşarken, babalarımız büyük umutlara ulaşmak hedefiyle şehirlere akın akın göç etmişler şehirlerdeki hayatı roman yapan dirençler ile masalsı özlemler arasında sürdürülüp gitmiş yaşamlar.

Bugün de, köyünden kasabasından şehirlere ye da Aşr-ı memleketlere göç eden insanlar, alışkanlıklarını da taşımak istiyorlar. Ancak soğuk, daracık yalnızlık ve azınlıklarla yüzleşiyorlar.  Eskiye ait değerleri atamazken, yeni değerlere ayak uyduramamanın verdiği sıkıntı, seçimsizlik ve modelsizlik arasında gidip geliyor, Özellikle düğün, cenaze vb. adetlerin yaşandığı zamanlarda bir karmaşadır sürüp gidiyor.

Eskiden köylerin de kentlerin de kendilerine has özellikleri vardı.. Ortak yanı ise paylaşımın çokluğuydu.  Kentte sokaktan geçen çerçici, yoğurtçu, dondurmacı ve sebzecilerden sırayla alışveriş yapılır, hasta olan komşumuza bir tas çorbayla gidilir, evde iyi bir yemek piştiyse kokusu duyulmuştur, komşunun oğlunun bir şeyi (!) şişmesin diye bir  tabak verilirdi. Doğal olarak düğünlerde de bu yardımlaşma görülürdü

Köyde genç delikanlı çeşme başında gördüğü kıza geceleri ıslıkla serenat yapar, gündüzleri ayna tutardı. Bir sela’dan sonra “Üleeeen duydun mu Gavlaklardan Cıbır Hasan’ın oğlu Topal Ali  ölmüş.Tuuuh!Tuuuh!” deyip, işi gücü bırakarak ölü evine ‘cızıktırarak’ gidilirdi., Harmandan sonra, kadınlar imece ile buğday döverdi. O zaman kimin kızı evleniyor, kimin oğlu sünnet oluyor, herkes bilir ve yakından ilgilenilirdi. Düğünlerde davetiye yerine “yenge”,  çerez dağıtarak “okuntu” ya çıkardı.

Gelişen zaman içinde ne yemeklerimizi paylaştığımız komşuluklar kaldı ne de cenazelerin acısı birlikte hissediliyor. Hele düğünler bu değişimin fark edildiği alanlar. Eskiden köylerde birkaç gün süren düğünlerde sırayla oynamakla, düğün salonlarında daracık pistte herkesin birden oynadığı Valsle başlayıp, Çiftetelliyle biten karmaşa aynı mı? Vals yaparken süzülemeyip, Çiftetelliyi Tekno ritmiyle oynamak günümüze özgü olsa gerek. Hatta daha da yeni haliyle bütün ritimlerde hep birlikte kalça kıvırmak.

Sokak düğünleri ise daha bir içler acısı. Bitişik komşunun adını bilmiyorsak, hastası var mı yok mu bakmıyorsak, yediğimiz yemek, izlediğimiz film ayrıldıysa, hala komşuymuşuz gibi,   bangır bangır müzikle, “bas bas paraları Leyla’ya” türküsünde yeni bir anlayış mı gelişir? Sıcak bir yaz gününde balkonda oturup dinlenmek isterken birden yakınlardan gelen ekolu bir oyun havası. Dandirindadirinom daranininom. Dandirindadirinom daranininom…

Oyunlara gelince usulen çiftetelli, veya halaylar çekilmeye çaba gösterilse de her şey göbek havasına dönmüş durumda. Kadınlar, genç kızlar, erkekler hep birlikte kıvırıyorlar… çalkalıyorlar. Eskiden düğünlerin finalinde “Mevlana” çal denir, o zaman böyle bir şey yapılırdı. Şimdi sağ olsun “Athena”lar sayesinde çalkala yavrum çalkala. Oryantal dansın da kendine göre bir hızı kıvraklığı ritmi, lirizmi varken günümüzde ne çalarsa çalsın, pop ya da caz, halay havası ya da arabesk fark etmeden çalkala kıvır, çalkala kıvır… Ne bir türküyle işmar etmenin tadı, ne halayın kuvveti. Çalkala kıvır… çalkala kıvır… çalkala kıvır…

Zaman: hevesle sancının birlikte karıldığı bir mekân. Geçmişle geleceğin bugünde harmanlandığı, dünü unutamayıp yarına kaygıyla baktığımız ve bugüne tutunamadığımız dal. Ebrulenmiş yaşamlarımız içinde: Çalkalıyooor… çalkalanıyoruz… Kıvırıyooor… kıvrılıyoruz…

Kimin umurunda!

15 Ağustos 2005 Pazartesi Anadolu gazetesi

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here