DİNLEMEK VE KATILIM

0
137

Günlük yaşamda pek çok şey kendiliğinden bir usul geliştirir. Bunlar kanun değilse de kanunları oluşturan ilke ve prensiplerin ruhunu oluştururlar. İlke ve prensiplere uymak yaşamımızın ayrıntılarındaki kaliteyi belirler. Burada dikkat edilecek tek şey belki de ayrıntının özden bağımsız olmadığını bilmek, ayrıntıya girdiğimizde de özden uzaklaşmamaktır. Kısaca her durum kendi etiğini yaratır.

Hepimiz değişik nedenlerle değişik toplantılarda bulunuyoruz. Özellikle sanat-düşün söyleşilerinde anlatımdan sonra soru-cevap şeklinde bir söyleşi bölümü vardır. Bu bölüm dinleyicilerle yazar arasında anlaşılan noktaları doğrulamak, anlaşılmayan bir noktayı açıklamak, yarım kalmış bir konuyu tamamlamak için kullanılabilir. Bu bir dinleme etiğidir. Ne var ki bu tip toplantılar bazen konuşmacının konuyu dağıtmasından bazen de dinleyicilerden kaynaklanan nedenlerle amacından uzaklaşıyor.

“Söz gümüş ise sukut altındır” sözü dinlemenin bazen konuşmadan daha değerli olabileceğini gösterir. Dinlemek çoğu zaman pasif bir eylem gibi görünse de, düşünme, yargı, kıyaslama, anlama gibi zihinsel etkinlik devam ettiğinden aktif bir eylemdir. Toplantılarda özellikle “katkıda bulunmak” adına konuşan pek çok kişi düşüncelerini sıralarken vakti öylesine çok kullanıyor ki neredeyse ikinci önemli konuşmacı konumuna gelmek istiyor. Fırsat bu fırsat. Nezaketten kimse sözünü bölmüyorsa da, konuşmacı zaman zaman “sorunuza gelelim” demesine rağmen o “korsan bildiri” sunar gibi konuşmasına devam ediyor. Sözün kendisine soru-cevap bölümünde verildiğini unutarak. Böyle bir şeyi hatırlatıp birine dikkat etmesini de söylersen “demokratik bir hakka müdahale eden” bir baskıcı bir kişi olduğuna karar verilir.

Başka bir olumsuz durum da fırsatı ganimet bilip konuyla ilgisi olmayan istek ve duyurularda bulunmaktır. İzleyicilerden birinin başka bir yer ve zamanda yapılacak toplantıyı ilan etmesi gibi. Ya da kendi yapacağı ve yapmak istediği bir şey için yardım çağrısında bulunmak. Özellikle şehrin yöneticilerinin bulunduğu toplantılarda bu durum çokça gözlemleniyor. Hâlbuki pek çok kuruluşumuzda şikâyet ve danışma masaları var. Uygun zamanlar seçilerek hallerini arz edebilirler.

Karşıt fikirlerin olduğu toplantılardaki karmaşayı anlatmama gerek yok zaten. Sağırlar diyalogu. Dinlemek ve anlamak için karşımızdaki kişiye etkin bir ilgi göstermeliyiz. O neden böyle düşünüyor ya da söylüyor bunu anlamaya çalışmalıyız. Şüphesiz ki kulağımıza gelen sesler sadece bir titreşim değildir. Beynimiz bunları muhakeme eder ve kendi yargısını ve algısını üretir.

Bir de samimiyetten uzak, karşısındaki kişiden daha fazla şey bildiğini aslında onun yanlış ya da eksik düşündüğünü ortaya çıkaracağı hesaplanan soru ve açıklamalar vardır. Burada amaç, konuyla ilgili ek bilgi vermek değil, kendisinin konuşandan daha çok şey bildiğini göstermek ve kişiyi hedef almaktır. Böyle kişiler gizli bir memnuniyet ve hınzırlık etme duygusuyla konuşurlar.

Bazen de konuşmalarda sık sık söz kesilir. Ve sözü kesilen kişiyi, karşısındakine saygıya davet ederler. Konuşan kişi sesini yükselterek” Ben seni dinledim. Şimdi de sen beni dinle. Saygı duy” diyerek medeniyete davet eder. Dinleyenler bu kez konuyu unutup, kim daha saygılı onu kavramaya çalışır.

Etkin dinleme de bireyler katkı verdikleri zaman o konuyla ilgili açımlanmış bilginin eksik olabilecek yanlarına dikkat çekerlerse, birbirinin düşündüklerini ve düşünmediklerini açığa çıkarırlar sa, sonuca götüren ve aydınlatıcı bir müzakerede olabilir. Yoksa diyalog, kör bir kuyunun kazılması değil, kuyuya ışık tutmaktır.

“Söylemenin vakti var. Susmanın vakti var”… Yeter ki sözümüzü bilelim.

2 Kasım 2005 Çarşamba Anadolu gazetesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here