ADINI ALMAK VE ANMAK

0
139


Toplumumuzda, büyüklerin adını doğan çocuklara vermek yaygındır. Hatta büyüğün ismi çağdaş olduğu düşünülmezse,  göbek adı olarak konup, ikinci bir isim de verilir. Babaannem kendi köyünden uzak bir köye gelin gittiğinden, yeğenlerine olan özleminden olsa gerek, torunlarına yeğenlerinin adlarını vermiş. Bende abisinin kızı, “Zehra”nın adını almışım. Babaannem torunlarını, özleminin tadıyla sevmiş olmalı. Babam da annesinin adını, kız kardeşime vermişti ve hep annem diye seslenirdi. Büyüklerin adını alan bu küçükler, aile içinde bazen yeni bir birey olmaları gölgede kalacak kadar da itina görürler. Anamın adı, babamın adı diye, azarlarken bile özen gösterirler.  Aksi halde  ‘ad aldıkları’ kişilere saygısızlık edildiği düşünülür.

Öldükten sonra iyi bir adla anılmak ya da birinde anılmak pek çoğumuzun ortak özlemidir.

Geçen yıl karlı bir kış günü Diyarbakır’da Sis yüzünden düşen uçağı hatırlarız. Genç yaşlı ölen yolcuların pek çoğunun yaşamlarından kesitler günlerce radyo ve TV programlarında anlatıldı. İki gün sonra da Malatya’da 7. ana jet üs komutanlığına ait bir uçak,  eğitim uçuşu sırasında düştü. Bu olaydan bir gün sonra,  şehirde dolaşırken yolum Reşadiye Camiinin oraya düştü. Camide cenaze töreni vardı. Cenazeye katılanlar yakalarına ölen kişinim bir fotoğrafını takmışlardı. Kimin cenazesi diye yoldan birine sordum. “Uçak kazasında ölen pilotun” dediler. Korkuyla umarım tanıdık biri değildir diyerek yakalardaki resimlere baktım. Ancak kim olduğunu bilmiyordum. O sırada cenaze arabasında görevli askere yaklaşıp, ölenin kim olduğunu sordum. Asker biraz sitemkâr biraz da kızgınlıkla “Valla abla biz emir kuluyuz. Kim olduğunu bilmiyom. Bize gelin dediler geldik. İş yapıyoz burada” dedi. Birden irkildim… Sonradan ölen pilotun adının Semih Desticioğlu olduğunu öğrendim.

Ülkemizin pek çok yerinde ölen önemli kişilerin: edebiyatçıların, sanatçıların,  devlet adamlarının adı park, cadde, sokaklara verilir. Bu askerimiz görevini bitirip memlekete dönünce belki de cenazesinde görev aldığı kişinin adının verildiği parkta bebeğini salıncağa bindirecek, belki oturduğu sokağa, onun adı verilecek. Kim bilir belki de bir vapura onun adı konacak ve denize bakarken tatlı rüzgâr yanaklarını okşayacak… Ama adını duyduğu bu adamın ne kim olduğunu ne de cenazesinde görevli olduğunu bilmeyecek.

Semih Desticioğlu’nun adı bir sokağa ya da bir çocuğa verildi mi bilmiyorum.

Bir gün akşam saatlerinde istek parçaların seslendirildiği, bir radyo programı dinliyordum. Kıraç’ın söylediği “zaman” adlı şarkı Semih Desticioğlu çok sevdiği için, istek olarak çalınıyordu.

Şarkının sözleri şöyle.  “Zaman akıp gidiyor dur demek olmaz./ sarılıp da geçmişe avunmak olmaz/ ne sen kalırsın ne de ben bu dünyada/ umudu kaybedip pes olmak olmaz./ Bir kez olsun çevir yüzünü bak şu toprağa, /her gün bir çiçek açıyor diyor merhaba. / Bütün geceler mecbur varır sabaha/ umudu kaybedip pes etmek olmaz. …”

“Zaman akıp gidiyor dur demek olmaz….”  Elbette ki hiç birimiz baki değiliz. “Bir garip ölmüş diyeler üç gün sonra duyalar” misali. Zamanımızın darlığı ve koşulların ağırlığından yakınlarımızın bile cenazelerine ulaşamıyoruz. Adlarımızın artık cenaze törenlerinde bile fark edilmediği bir çağda kimleri unutuyoruz… Aslında yaşamımızda bir kez bile teşekkür etme fırsatı bulamadığımız, sorumluluğu ya da zorunluluğunu hissetmediğimiz pek çok kişiye, neler neler borçluyuz…

Yürüdüğünüz sokağın, caddenin… ad aldığı ya da sizin ad aldığınız kim?

Not: ismi Ömer Desticioğlu olarak yazmıştım. Sonradan düzelttik.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here